The Handmaid's Tale, Öteki Kadınların Hikayesi! | bibaksana My title

The Handmaid’s Tale, Öteki Kadınların Hikayesi!

AnasayfaSevdiğim Projeler

Written by:

Views: 228

Selam..!

Bugün yepyeni bir kategori ile karşınızdayım…

Sevdiğim Projeler.”

Hemen söyleyeyim, kategorinin çıkış fikri sizlerden geldi.

Zira Türk dizilerini bolca eleştiren yazılarım, bir süre sonra ister istemez farklı bir beklentiyi doğurdu.

“Her şeyi de eleştiriyorsun, sevdiğin projeleri yazsan da, biz de bilsek” tonunda serzenişler göz ardı edilemeyecek bir sayıya ulaşınca, bana da yapacak bir şey kalmadı.

Ki genel olarak yöneltilen “her şeyi de eleştiriyorsun” yaklaşımına katılmadığımı da belirtmeden edemeyeceğim çünkü Türk dizilerinde de beğendiğim ve izlediğim projeler var.

O dizileri de YAZIYORUM.

Sadece sayıları AZ.

Memlekette farklı ve iyi projeler yapılmadığı da ortada…

Hele hele gün geçtikçe daha da kötü işler seyreder olduğumuz da bir gerçek.

Bence önüne konulan her şeyi beğenmeyen, seçici olanlardan çok, önüne konulan her şeyi beğenenler ya da “fan kontenjanından” kendine hayat kuranlar, bir ara dönüp kendilerine bakmalılar.

Neyse…

Konumuza dönersek; üstüne de yabancı dizi önerileri isteyen maillerin  sayıları artınca, bende sevdiğim projeler” isimli bir kategori yapma fikri oluştu.

Yani işin özü; artık sevdiğim, beni etkileyen filmler ve dizileri ara ara burada paylaşıcağım.

Başlangıcı da, yakın dönmede izlediğim ve hızlıca favorilerim arasına giriş yapan bir dizi ile yapmak istedim.

The Handmaid’s Tale

Baştan söyleyeyim; The Handmaid’s Tail ‘in oldukça sert bir hikayesi var.

Kanadalı yazar Margaret Atwood ‘un 1985 yılında yazdığı aynı adlı romanından uyarlama.

Damızlık Kızın Hikayesi

Ve bence en iyi roman uyarlaması yapılan dizilerden biri…

Zira her karakter her boyutuyla işlenmiş.

Dolayısıyla da “en kötü” diye tabir edebilecek karakterin bakış açısını bile görebiliyoruz.

Her sahne; ince düşünülmüş ayrıntılarla bezeli.

Hepsinin bir nedeni var ve atarsanız sistem çöküyor.

Acayip bir dünya kurulmuş ve sizi hemen içine çekiyor.

Kimilerine göre kitap diziye göre daha yavan ancak hem kitabı okumuş, hem de diziyi izlemiş biri olarak, her ikisinden de ayrı ayrı zevkler aldığımı söylemeden edemeyeceğim.

Bu roman aynı zamanda eleştirmenler tarafından en iyi distopik romanlar arasında gösteriliyor.

Kitabın yazarı Margaret Atwood ise Damızlık Kızın Öyküsü için “üstopya” tabirini kullanıyor.

Distopya (otoriter ve baskıcı bir sistem) ile ütopya (gerçekte mevcut olmayan, ileriye yönelik tasarlanan ideal toplum biçimi) tabirlerinden türettiği yeni bir kelime…

Distopyadan ütopyaya geçişin, umut ışığının göstergesi…

Bu hikaye özellikle bir kadın iseniz izlerken oldukça korkutucu gelecek.

Dünyanın tamamen çıldırdığı zamanlar…

Ve her zaman ki gibi en korkunç, en barbar vahşetleri haklı çıkarmak için yine “Tanrı’nın adı” kullanılıyor.

Kadınların sadece eş, damızlık ve hizmetçi olabildiği bir toplum düşünün.

Sevme hakkınız yok, sevilme hakkınız yok.

Bedeniniz üzerinde hiçbir hakimiyetiniz yok.

Tüm bu haklarınız dinin tanıdığı üstünlük sebebiyle erkeklere verilmiş.

Kadının okuması yasak.

Okuyabiliyorsa da sadece gözetim altında İncil’i okuyabiliyor.

Eğlence ve aşk lanetlenmiş.

İffet kavramı sadece erkek vicdanına hapsedilmiş.

Çocuk doğurmak bir rütbe ve aslında çıkış yolu.

Doğurmayanın akıbeti meçhul.

Eğer kadın hamile kalmıyorsa, sorun kesinlikle kadındadır çünkü erkeklerde sorun olması düşünülemez.

Kadınların kendi isimlerini kullanmaları yasak.

Damızlıklar “Offred” gibi isimler alıyorlar ki bu aslında Fred’inki gibi bir mana taşıyor.

Ne var bunda,  cinsiyetler arasındaki adaletsizliği anlatıyorlar işte, milyon kez yapıldı yahu” demeyin zira konu sadece damızlık kadınlar değil.

SİSTEM…

Burada anlatım açısından en etkileyici yol olarak kadınlar seçilmiş, o kadar.

Dikkat!

Bu noktadan sonra yazımda spoiler vardır, izlememiş olanlar, izlemeye niyetli olanlar,  aman diyorum… 🙂

Biraz da Damızlık Kızın Hikayesi’nin başlangıcından ve ilerleyişinden bahsedeyim…

Yer Amerika Birleşik Devletleri

Ülkede doğum oranı yüzde dörtlere inmiş.

Kendilerine Yakub’un çocukları adını verdikleri dindar bir topluluk yönetimi ele alıyor ve Gilead adında bir ülke kuruluyor.

Bu arada Gilead ismi de tesadüf değil zira Tevrat’ta geçiyor.

Bütün totaliter rejimlerde olduğu gibi ilk başta doğum politikası izleyerek , doğurgan olan bütün kadınlar toplanıyor.

Eşcinsel evlilikler fesih ediliyor.

Kadının tüm mal varlığı kocaya devrediliyor.

Doğurganlığı olan tüm kadınlar, komutanların evine damızlık olarak veriliyor.

Doğum yaptıktan sonra bebek komutan ve eşine ait oluyor.

Damızlık ise başka bir komutanın ailesine veriliyor.

Yani damızlık kadınlar yürüyen bir rahimden başka bir şey değil.

Biz bütün hikayeyi, kızı ve eşi ile mutlu bir hayat süren Offred’in gözünden izliyoruz.

O da toplanan kadınlardan biri.

Kızının nerede olduğunu bilmiyor, kocasının öldüğünü düşünüyor.

Ve Komutan Fred Waterford’un mülkü olarak tanımlanıyor.

Bu arada Damızlık Kızın Hikayesi ‘nde asıl enteresan ve bana göre hikayenin tatlı olmasını sağlayan şey; sistemi yaratan kişinin de bir kadın olması…

Serena…

Komutan Fred Waterford’un eşi…

Önce bu sistemi yaratırken ki inancını, yaşarken ki bağlılığını görüyoruz.

Kocası Komutan Fred Waterford tam anlamıyla bir hiçken, Serena yarattığı bu sistemle, nasıl kendini bir hiçe çevirdiğini, kocasının iktidarını kendi rızasıyla nasıl kabullendiğini iliklerimize kadar hissediyoruz.

Sonra ön göremedikleri karşısına birer birer çıkmaya başladığında; yaşadığı iç çatışmalara tanık oluyoruz.

Kendi kurduğu düzenin çarkları içinde yavaş yavaş ezilmesi ama diğer yandan da sahip olduğu ayrıcalıklı konumun sağladığı özgürlük ile kendini kandırma çabasını izliyoruz.

Ta ki; öyle bir dünyada kız çocuğu büyütmek istemediğini kendine itiraf edebilene kadar…

Acayip derin işlenmiş bir karakter.

Bu arada The Handmaid’s Tail’in derinliğinden bahsettim ya; beni en etkileyen yanlarından bir diğeri de, aslında erkeklerin kadınlara yönelik doğrudan hiçbir baskıda bulunmuyor olması.

Offred yeni evine yani komutanın evine gelir.

Peki ona sınırları ve yasakları kim anlatır?

Evin sahibesi, komutanın eşi Senera Joy.

Kocası ile ilgili oldukça kadınsı bir yaklaşımla, Offred’e sınırlarını çizer ve herhangi bir beklenti içine girmemesi gerektiğini söyler.

Bu sadece küçük ve basit bir örnek.

Diziyi baştan sona izlediğinizde göreceksiniz ki; erkekler kadınları doğrudan asla bu rollere zorlamıyor.

Kadınlara bunu yapan, yine kadınlar.

Bu açıdan The Handmaid’s Tale; kadınların kadınlar üzerinde kurduğu ataerkil görünümlü, anaerkil bir düzen anlatıyor.

Ve tüm mücadele, genç bir kadının rolünden sıyrılıp birey olmak için diğer kadınlara karşı mücadelesini anlatıyor.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim ki Ane Crabtree’nin kostüm tasarımları neredeyse dizinin başlı başına bir karakteri.

Son olarak yazımı The Handmaid’s Tale’den beni çok etkileyen bir kaç replikle bitireyim;

“O zamanlarda erkekler ve kadınlar birbirlerini elbise giyer gibi öylesine denerlerdi, uymayanı bir kenara atarak.”

“Hiçbir şey bir anda değişmez: derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz.”

“Her zamanki gibi aldırmadan yaşardık. Aldırmamak cehaletle aynı şey değildir, üstünde çalışman gerekir.”

“Fazla düşünmemeye çaba gösteriyorum. Başka şeyler gibi, şimdi düşünce de karneye bağlanmalı. Düşünmeye katlanılamayacak birçok şey var. Düşünmek şansını zorlayabilir insanın, benim amacım dayanmak oysa.”

“Birden fazla özgürlük çeşidi vardır, derdi Lydia Teyze. Bir şeyler yapma ve bir şeylerden sakınma özgürlüğü!”

 

 

 

 

3000+ ABONE ARASINA KATIL

Haftalık bültenimize abone olun, yeni içerikleri kaçırmayın.

Abonelik işleminiz tamamlandı.

Bir hata meydana geldi, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect. Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.